VİZYONU, MİSYONU VE DEĞERLERİ
October 26, 2008
VİZYONU, MİSYONU VE DEĞERLERİ
VİZYONU:
Kendisi de dahil olmak üzere, akrabalarından uzaktaki insanlara kadar herkesin, kendi kişisel vizyonlarını ve misyonlarını toplam kaliteye hizmet edecek bir şekilde hayatlarının merkezine aldıkları ve bunları gerçekleştirmeye çalışırken, toplam kaliteye katkıda bulundukları; kişisel vizyon ve misyonlarını gerçekleştirmek için başkalarının vizyon ve misyonlarına yardım ettikleri ve bu konuda başarılı olabilmek için iletişim becerilerini ustalıkla ve (daha çok) insanları kaynaklara ulaştırabilmek için kullandıkları bir çevre ve dünya görmek; Vizyonlarıyla ve misyonlarıyla, doğrudan veya dolaylı olarak, toplam kaliteye katkıda bulunan her iyi insanın iletişim becerilerini geliştirdiği, elindeki değerleri başkalarına uygun bir şekilde iletebildiği, İngilizce olmak üzere bir yabancı dili, anlayabildiği, konuşabildiği, yazabildiği veya okuyabildiği bir çevre ve dünya; Maddî ve manevî hayallerini bu vizyona uygun bir şekilde gerçekleştirmek ve hedeflerine bu vizyona hizmet ederek ulaşmak.
DEĞERLERİ
Sosyal ve ticarî ilişkilerde farkındalık içinde olmak gerektiğini düşünmekle birlikte, insanların iyi yanlarını bulup açığa çıkarma çabası içinde olması, her bireyin aslında”iyi” bir insan olmak istediğine dair ve yine her bireyin toplam kaliteye bir şekilde katkıda bulunabileceğine dair içinde taşıdığı ve hep taşımak istediği inanç.
Savaş ŞENEL’in Hayatından Bazı Rakamlar
October 26, 2008
16 Kitap Tercümesi
17 yıl İngilizce öğretmenliği
17
blog yayını41 Yaşında
100 bölüm “Suskun Adam” adlı radyo gece programının yapımı ve sunumu
Davet Etmezsek, Kim Bizimle Gelecek Bilemeyiz!
October 26, 2008

DÜNYAMIZI GÜZELLEŞTİRMEK İÇİN ‘HERKES’İN KATILIMINI BEKLEMEYE GEREK DE YOK.
‘HİÇ BİR’ YOLCULUĞA YA DA ‘HİÇ BİR’ DÜĞÜNE ‘HERKES’ KATILMADI…
KATILMAYACAK DA…
AMA KİMLERİN KATILACAĞINI ANLAMAK İÇİN DE HERKESİ DAVET ETMEK ZORUNDAYIZ…
ÖYLEYSE HEDEF, HERKESİN KATILIMI…
ÖĞRENMEKTE OLDUNUZ YA DA ÖĞRENMEYİ PLANLADIĞINIZ DİLİ SEVMEYE ÇALIŞIYOR MUSUNUZ? (ARANIZDA DUYGUSAL BİR BAĞ VAR MI?) (29)
October 28, 2008

Eğitimcilik hayatımda ve iş hayatına girdiğim günden beri keşfettiğim bir şey var: İnsanlar, duygusal bağ kurmadıkları hiçbir konuda başarılı olamıyorlar. Bu açıdan ya yaptıkları işle ya da o işten bekledikleri şeylerle aralarında duygusal bir bağ kurmak zorundadırlar.
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com
Buz pateni yapmayı hiç sevmediği halde, yurt dışına çıkabilmek, farklı ülkeler görmek için, artistik buz pateninde çalışıp şampiyon olan sonradan da iş dünyasına adım atan Macar bir iş adamını İstanbul’da dinlemiştim. Bir zamanlar bir demirperde ülkesi olan Macaristan’da, yurt dışına çıkmak, herkes için o kadar da kolay değilmiş. Fakat sporcular bu konuda ister istemez avantajlara sahiplermiş. O da, yabancı ülkelere rahatça seyahat edebilmek için bir sporcu olmayı seçmiş.
Bu örnekteki gibi, yabancı bir dili öğrenirken, onu öğrenmenin size getirdiği avantajlara “aşık” olmalısınız. Bunlar, maddi ya da manevi avantajlar olabilir. Onları düşündüğünüzde içiniz titremeli ve heyecanlanmalısınız. Bu duygusal bağ, size zor zamanlarda destek olacaktır. Öğrenmekte olduğunuz dille ya da hayat şartlarıyla ilgili engellerle karşılaştığınızda, yine bu duygusal bağ, sizin elinizden tutacaktır.
Sadece bir yabancı dili öğrendiğinizde sahip olacağınız avantajlara değil o dilin kendisine de “aşık” olabilirsiniz. Diller, hele anadilimiz, Yaratıcının bize hediyesidir. Bir zamanlar Müslüman bir alim, yerde Fransızca bir metin görür ve onu yerden kaldırır. “Kutsal kitapta yazı ve kalem üzerine yemin var. Bütün diller kutsaldır” der.
Bütün dillerde ayrı bir güzellik vardır. Fransızca’daki o zarafet, Arapça’daki derinlik, İspanyolca’daki o erkeksi coşku, Çince’deki uzun geçmiş, Türkçemiz’in o “çıtır çıtır” güzelliği… Örnekler çoğaltılabilir. Dillerin hepsi, ayrı bir güzellik ve gizem taşır. Neden öğrenmekte olduğumuz bir yabancı dili de sevmeyelim ki? Elbette onu da sevmek mümkündür. Sözgelimi, o dilde filmler seyrederek, karikatürler okuyarak, o dili sevimli bir şekilde ve ustalıkla kullanan insanları dinleyerek, o dille aranızda duygusal bir bağ kurabilirsiniz.
Bu yazdıklarım “mantık küpü” olan insanlara garip gelecektir. “Bir şey bana lazımsa öğrenirim, duyguları karıştırmaya ne gerek var?” diyeceklerdir. Ama insan kalbi ve beyni, şükür ki, böyle bilgisayar gibi çalışmamaktadır. Neden vitamin ağacı yok da meyve ağacı var? Bir düşünün. İnsanların kaçı, elmayı önce vitaminler ya da lif almak için yer? Hele bir çocuğa elmayı yediren “sağlıklı beslenme” bilinci midir yoksa elmanın lezzeti ve görünümü müdür? İnsan, önce duygudur, kalptir.
Yabancı dil öğrenen insanların çoğunda bunu görüyorum. Yabancı dil öğrenmeyi, bir angarya gibi algılıyorlar. Maaşlarında artış ya da başka bazı beklentileri için uğraşmaları gereken bir “problem” olarak görüyorlar. Bu tavır, beni çok rahatsız ediyor. Sonucu siz de tahmin edebilirsiniz. “Sevilmediğini bilen” dil, kendisini onlara açmıyor, teslim etmiyor. Hele dilde mantık aramaları beni “öldürüyor”. Matematik gibi algılamaya çalışmaları, dili sadece mantık kurallarına bağlamaya çalışmaları, bana çok ilginç geliyor. Elbette bir dilin kuralları var, ama diller, mantık örgüsü değildirler. Günlük hayatında yaptıklarının yüzde yetmişini kalbiyle yapan insanlar, dil denilen organik ve insanların içinde büyüyen bir yapının “mantıklı” olmasını bekliyorlar. Sanki kendi anadilimiz mantık kurallarına göre yapılanmış gibi. “Neden Fransızca da sıfatlar çoğul oluyormuş?” “ Çince, neden bu kadar farklıymış?” v.s gibi sorular beni çok ama çok düşündürüyor. Bütün bu soruların, dili bir türlü sevemeyişin, onunla arkadaş olamayışın getirdiği bazı “mırıltılar” olduğunu düşünüyorum.
Öğrendiğiniz dili sevmeye çalışmalısınız. Bir şeyi sevmeye çalışmak size sun’i mi geliyor? Gelmesin. Hiç hayatta bir şeyi sevmeye çalışıp onda sevilmeyi hak eden özellikler aramışlığınız olmadı mı? Sevgi de sonradan gelebilir, emekle beslenebilir. Ben eminim ki her dilin sevilecek, sempati duyulacak yanları vardır. Bu yanları bulamazsanız, dersten derse taşınarak zamanınız, dolayısıyla ömrünüz geçer. İnsan, sevmediği dili gürül gürül bir neşeyle konuşabilir mi? “Evet” derseniz, bu cevabı ne mantık ne de kalp kabul eder.
———–
BİR DİLİ EDİNMEKLE VE ÖĞRENMEK ARASINDAKİ FARK NEDİR? (28)
October 28, 2008

Nasıl olup da kendinizi hiç sevmediğiniz bir şarkıyı mırıldanırken yakaladığınızı hiç merak ettiniz mi? Şarkıdan belki nefret ediyorsunuz, ama onu mırıldanıyorsunuz. Bunun sebebi, onu çok duymanız ve beyninizin o şarkıyı “edinmesi”, başka bir ifadeyle onu sahiplenmesidir.———–
Hong Kong
———–
Sigara içmenin zararlarını herkes bilir, ama sigara içen insan sayısı da durmadan artar. Çünkü sigara içmenin zararlı olduğunu “öğrenir”, ama sigara içme alışkanlığını “ediniriz”. Karşı cinsle çok iletişim halinde bulunan erkeklerin daha kibar olduklarını fark ettiniz mi? Sözgelimi benim üniversitede okuduğum bölümde ve sınıfımda öğrencilerin yüzde doksanı bayandı. Ve bayan öğrencilerin nispeten az olduğu diğer bölümdeki erkeklerden çok farklıydık. Zira haftanın beş günü bayanlarla muhatap oluyorduk ve hareketlerimiz ve konuşmalarımız, ister-istemez daha nazikti. Açıkçası biraz da onlara benziyorduk.(!) Aynı şey, erkek arkadaşlarıyla daha çok zaman geçiren bayanlar için de geçerlidir. Elbette bu, köklü bir değişiklik ve seçim anlamına gelmez ama hareketlerinde “erkeksilik” gözlemlenebilir.
Altını çizmek istediğim şey, beynimizin aldığı “girdilere” göre davrandığıdır. Beynimiz almış olduğu veya almaya devam ettiği “datadan-bilgilerden” çok yaşadıklarından, gördüklerinden ve hissettiklerinden etkilenmeye açıktır. “Huysuz atla oturup kalkan ya huyundan ya suyundan…” tabiri de bunu açıklar.
Bu açıdan sözgelimi, sigara içen insanlarla oturup kalkarsanız, bir gün muhtemelen siz de sigara içersiniz. Bu bir kehanet sayılmaz. Çünkü gördüğümüz, hissettiğimiz ve yaşadığımız odur. Sigaranın zararlı olduğunu biliriz, ama beynimizin gördüğü ve hissettiği onun dumanıdır. Üstelik arkadaşlarımıza karşı daha açık ve daha savunmasız bir duruşumuz ve hâlimiz vardır.
Yabancı dil öğreniminde de durum budur. Bir yabancı dili matematiksel yolla öğrenebilirsiniz. O dilin geometrisini bu şekilde anlıyorsanız, sorun yok. Fakat o dili edinmek istiyorsanız, beyninize ve kalbinize o dili duyumsama/ edinme şansı vermeniz gerekir. Bir müfredatı belli bir zaman diliminde “öğrenebilirsiniz”. Ama iş “edinmeye” gelince, bilim adamları ona belli bir süre biçemiyor. Sözgelimi ben yabancı dildeki bir gramer kuralını, kelimeyi ya da kullanımı bir hafta içinde öğrenmeyi planlayabilirim. Ama beynimin onu ne zaman edineceğini ve kullanmaya karar vereceğini kimse bilmiyor.
Bu açıdan insan, sabırla dili edinmeye devam etmelidir. Zaman zaman size hiçbir gelişme olmuyor gibi gelebilir, ama bu duygu aldatıcıdır. Öğrenme süreci ölçülebilir ve buna bağlı olarak daha tatmin edici geldiği için, insanlar daha çok öğrenme etkinliklerini tercih eder ve edinmeye yönelik etkinlikleri ihmal ederler. Sözgelimi kelime ezberlemek ölçülebilir bir etkinliktir ama film seyretmek öğrenciye ölçülebilir gelmez. Bu açıdan, öğretmenler de bu riskli yola girmek istemezler. Fakat, bu konuda da yeni çalışmalar ve yazılan yeni ders kitapları var. Bunlardan yararlanılabilir.
Sonuçları ölçülebilir etkinliklerde bulunma isteği, doğal bir duygudur. Elbette ölçülebilir şeyler yapmak isteriz. Ama insanın düştüğü en büyük tuzaklardan biri de şudur: İnsan görebildiği “azıcık” bir şeyi, henüz göremediği ama yakında gelecek olan “büyük” bir ödüle tercih edebiliyor.
Elbette öğrenmeye devam etmeli, ama beynimizin dilin kendisiyle ve yapılarıyla tekrar tekrar karşılaşmasını sağlamak gerekiyor. Bu da filmleri, sesli araçları, kitapları, dergileri ve bilgisayar programları kullanarak sağlanabilir. Algınızın tarzına göre bunlardan sadece birisi bile sizin için yeterli olabilir. Sözgelimi ben ileri-geri alabildiğim, kısaca kontrol edebildiğim sesli araçları ve DVD formatındaki filmleri tercih ederim. Elbette sözlüklerim, gramer kitaplarım vardır. Ama edinme sürecini ihmal ederek sadece öğrenmek, çimento kullanmadan sadece tuğlalarla bina yapmaya benzer.
Gramer kitaplarına düşkün olun; ama filmlere, ses dosyalarına ve hikâye kitaplarına daha düşkün olun derim. Bunları kullanmadan gramer sadece bir lükstür.
——
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com
YABANCI DİL ÖĞRENMEK VE YÜRÜYEN MERDİVENLER (20)
October 28, 2008

İngilizce dil öğretmenliği yaparken en çok üzerinde durduğum konulardan biri araçların kullanımıdır. Konunun anlaşılması için öncelikle iki kavram üzerinde durmamız gerekiyor: Kişi öğrendiği dilin konuşulduğu bir ülkede yaşamıyorsa, öğrenim sürecine “yabancı dil öğrenimi” diyoruz. Eğer o dili, konuşulduğu ülkede öğreniyorsa bu sürece “ikinci dil öğrenimi” diyoruz. Dolayısıyla, iki öğrenci tipinin ihtiyaçları ve onlar için yazılan ders kitapları da farklı olmaktadır.savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com
Bir dili, o dilin konuşulduğu ülkenin dışında “yabancı dil olarak” öğrenenler, daha sıkı bir çaba gerektiren bir süreç içine girerler. Ortamdan doğal olarak alamadıkları dil edinimini, kasetler/ CD’ler, filmler, kitaplar gibi araçlardan almaları gerekir. Bu, “su götürmez” bir mecburiyettir. Fakat öğrenciler de genellikle gramer kitaplarına sarılırlar. her şeyi “kitabi” olarak öğrenmeye çalışırlar. Halbuki, sadece ders kitapları dil havuzunu doldurmaya yetmez. Çok çalıştıkları halde, gerekli araç ve gereçleri kullanmadıkları için, yabancı dil öğreniminde, başarısız ya da verimsiz bir süreç başlar.
Eğlence için görüntülü ya da sesli araçları kullanan, kitap okumayı akıllarına getirmeyen bir çok insan, yabancı dil öğreniminde nedense sadece kitaplara sarılır ve diğer görsel-işitsel araçları kullanmazlar. İşin garip tarafı öğretmenler de bu konu üzerinde fazla durmazlar, dersanelerin ve okulların pek azında böylesi bir araç-gereç donanımı vardır. “Süper” hocalar derslere girer ve her şeyi öğrenciye tek başlarına vermeye çalışırlar.
Sadece kitaplarla yabancı dil öğrenmeye çalışan insanlar, yürüyen insanlara benzerler. Araç-gereçlerle yabancı dil öğrenen insanlar yürüyen merdivenler de ya da hareket eden bantlar üzerinde yürüyen insanlara benzerler. Hem merdivenin hızı hem de yürüyen insanın hızı bir araya gelir ve toplam/ vektörel hızı oluşturur. Havaalanlarındaki yürüyen bantlar da, bu konuda iyi bir örnektir. Bant yatay olarak hareket halindedir. Siz üzerine çıkarsınız ve sadece beklersiniz. Yürüyen bant, sizi hedefe götürür. Ama siz de bantın üzerinde yürümeye başlarsanız, sizin hızınız hareket halindeki bantın hızı bir araya gelir ve zaman kazanırsınız. Toplam/ vektörel hız aslında iki hızın toplamından da fazla olabilir. Hatta bu konuda bir de usül gelişmiştir. Yürüyen merdivende ya da hareketli bantlarda durmayı tercih eden insanlar sağa çekilir ve böylece yürümek isteyenler soldan devam ederler. Ama dil öğrenim sınıflarında öyle olmaz. Araç ve gereçlerle yabancı dil öğrenen öğrenciler ileri gitmek isteseler de sınıfın çoğu onlara yol vermez, uyumsuzluk başlar.
Yabancı dil öğrenimi sürecinde, kendi hızlarıyla yetinen insanlar, ne yazık ki daha fazladır. Halbuki çağımızda görsel ya da işitsel araçların sayısı iyice artmıştır. Her insan kendi algı şekline ve beğenisine göre bir çok seçenek bulabilir. Sözgelimi, ben internette çalışırken Fransız radyolarını dinlerim. Hem çalışmalarımı yapar hem de Fransızca havuzumu doldurmuş olurum. Yine ilgilendiğim yabancı dillerde filmler seyreder, kitaplar okurum. Taşıtlarda da mp3 çalarımdaki ses dosyalarını dinlerim. Bunlar, seminerler, hikayeler v.s gibi dokumanlardır.
Öğrenme sürecimde öğretmenlerime saygılıyımdır. Fakat, onlar olmadan da öğrenebilmek hem benim alışkanlığım hem de insan olarak hakkımdır ve bu konuda bana yardımcı olacak bir sürü araç da günümüzde mevcuttur.
Siz de sadece kendi hızınıza güvenmeyin. Çağın getirdiklerini kullanmadıkça ne kadar çağdaş olabiliriz ki?
———–
Yorumlarınız için:
DANIŞMANLAR DANIŞIRLAR MI?, İNGİLİZCE ÖĞRETMENLERİ YA DA ÇEVİRMENLER SÖZLÜĞE BAKARLAR MI? (28)
October 28, 2008

Bir keresinde iki kelime arasındaki fark konusunda kararsızlığa düştüğüm için bir dostumu telefonla arayıp ona danışmıştım. Çünkü bir kartvizit hazırlanıyordu ve hata yaparsam kalıcı olacaktı. O sırada yanımda bulunan bir öğrencim “hocam, siz İngilizce öğretmeni ve çevirmen değil misiniz? Bu kelimeyi bilmiyor musunuz” diye bana sordu. Başkalarını arayıp onlara danıştığım için bana takıldı.
Çevirmenler, sözlüğe bakmazlar mı? Danışmanlar, başkalarına danışmazlar mı? Elbette çevirmenler sözlüğe bakarlar ve danışmanlar da başkalarına danışırlar. Böyle de olması gerekir. Çevirmenlere her kelimeyi ya da cümleyi anladıkları için değil eninde sonunda bunu öğrenecekleri için çevirmen denir. Danışmanlar da her şeyi bildikleri için değil, bilgi kaynaklarını bildikleri ya da bulabilecekleri için danışman adını alırlar. Aslına bakarsanız, danışmanlar, genellikle de çözümün sizde olduğunu göstermeye çalışırlar.
Ayrıca ben çokça sözlüğe bakar ve çokça insanlara danışırım. Bir kere insanlara kaynakları kullanma ve danışma alışkanlığı vermeye çalışmanın en iyi yolu budur. İngilizce derslerine girerken yanımda hep sözlük bulundururum ve bildiğim kelimeler için bile bakarım. Öğrencilerim bunu önceleri garipseseler de, bunun bilgisizlikle ilgisi olmadığını, bir alışkanlık olduğunu zamanla farkına varır. Yapılmasını istediğiniz şeyi önce siz yapmalısınız. Siz başkalarını danışmaya değer görmüyorsanız, başkaları neden sizi danışmaya değer görsün ki? Danışmanlık ya da çevirmenlik bir sonuç değildir bir süreçtir. Başka bir tabirle her zaman araştırmak ve her zaman öğrenmek durumundasınız.
Bu açıdan çok sorarım, çok araştırırım. Çevremde büyük bir “danışman ordusu” vardır. Bu insanların hepsi profesyonel danışman değildirler ama mesleklerini iyi bilen insanlardır. Hangi konuda takılırsam, o konuda uzman olan bir dostumu arar ya da email atar ona danışırım. Bu da bana büyük bir keyif verir ve çok şey kazandırır.
İnsanlar bazen size hayali elbiseler giydirirler ve sizin her şeyi bilmeniz gerektiğini düşünürler. her şeyi bilmeye çalışmak, hedefsiz insanların ya da televizyon yarışmalarına katılan insanların amacı olabilir. Bazı konular açılır ve o konuda bilginiz olmadığını anladıklarında “sen bunu bilmiyor musun” diye şaşkınlıkla sorarlar. Ne yazık ki çevirmen ya da danışman da olsanız da her şeyi bilemezsiniz. Buna gerek de yoktur. Ben de “anlatırsan bir dakika sonra öğrenmiş olacağım” derim. Bu kadarcık bir hazırcevaplılığın kabalık olmadığını düşünürüm.
Çevirmenler sözlüğe bakarlar ve danışmanlar da danışırlar. Bu nedenle evlerinde bir sürü sözlük ve kitap olur. Ben de her birinin farklı özellikleri olan yaklaşık yirmi beş sözlük var. Ayrıca kitaplarım da elimin altındadır.
İyi bir danışman olmak için çok danışmalı ve iyi bir çevirmen olmak için de sözlüğe çok bakmak, yabancı dilde çok okumak yapma gerekir.
———–
Schenzen, Çin
———–
www.savassenel.blogspot.com
———–
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com
HANGİ DİLLERİ ÖĞRENELİM? (27)
October 28, 2008

Bana sık sık sorulan sorulardan biri de hangi dilleri öğrenmemiz gerektiğidir. Aslında bu sorunun cevabı da hedeflere göre değişir.
Öncelik ana dilimizindir. Ana dilimizle kurduğumuz bağ ne kadar kuvvetli olursa, yabancı dillerle bağımız da o denli kuvvetli olacaktır. Bu, kanundur ve bu kanunu ne koyan ne de keşfeden kişi ben değilim. Fakat bu konu üzerinde ister istemez çok duruyorum. Yabancı dostlarıma da aynı şeyi söylüyorum. İngilizce öğretmeni olduğumu öğrenen yabancı dostlarım da bana yabancı dil öğrenmenin inceliklerini sorduklarında, ilk tavsiyem ana dillerini önemsemeleri gerektiğidir. Sözgelimi Çinli bir dostuma bunu söylediğimde çok ilginç buluyor.
Öğrenmeniz gereken dili hedefleriniz belirler. Sözgelimi İngilizce her yerde konuşuluyor. Ve İngilizce’yi iyi bilmeniz büyük bir avantajdır.
Ama sözgelimi Çin’e açılmak istiyorsanız Çince öğrenin. Çünkü Çin’de herkes İngilizce bilmiyor ve İngilizce’nin yaygınlaşması da zaman alacak gibi. Çince bilmek, size ticari anlamda büyük avantaj sağlar.
Hint dili de öğrenebilirsiniz. Çünkü Hindistan Çin’le yarışacak gibi. Nüfus ve dolayısıyla insan gücü oldukça fazla ve yavaş yavaş ticari arenaya giriyor. Resmi Hint diliyle Türkçe’nin ortak kelime haznesi bayağı çok. Hindistanlı bir tanıdığımın belirttiğine göre Hint dilinde yaklaşık beş bin civarında Türkçe kelime kullanılıyormuş. Fakat Hindistan İngiliz sömürgesinde bulunmuş olduğu için, orada İngilizce yaygın.
Amerika’ya gitmek ve orada yaşamak istiyorsanız, İspanyolca derim. Çünkü İngilizce ve İspanyolca bilirseniz, Amerika’ya kolay gidebilirsiniz. İspanyolca, Amerika’da ikinci resmi dil. Orada İspanyolca öğretmenliği bile yapabilirsiniz.
Şiir okumaya meraklıysanız, Farsça öneririm. Farsça, tam bir şiir dilidir. Ayrıca Türkler için Farsça öğrenmek çok zor değildir. Bir Farsça öğretmeni bana Farsça ve Türkçe’nin ortak kelime haznesinin de çok geniş olduğunu söylemişti.
Dini bilimlerle ilgileniyorsanız ya da Kur’an-ı Kerim’i biraz anlamak istiyorsanız elbette Arapça öğrenmelisiniz. Elbette sadece Arapça bildiğiniz için kaynaklardan dini hükümler çıkarabileceğinizi düşünemeyiz ama metinleri okurken anlamış da olursunuz.
Bir ülkeyi keşfetmek için de dil öğrenebilirsiniz. Sözgelimi Fransa’yı sevdiği için bir bayanın ileri yaşlarında Fransızca öğrendiğini okumuştum gazetelerde. Fransa’yı, özellikle Paris’i görmeyi çok istediğini yazmıştı gazeteler.
Bunun dışında ilgilendiğiniz bir alan varsa, o alanda çok kullanılan dili öğrenmeniz gerekebilir. Sözgelimi felsefeyle ilgilenenlerin Almanca öğrenmeleri gerektiği söylenir. Başkalarının işine yarayacak gibi görünmeyen bir dil, amaçlarınızdan dolayı sizin için çok önemli olabilir.
————
Hong Kong
————-
www.suskunadam.blogspot.com
———–
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com
ÇOCUKLAR OKUMAYI SEVEBİLİRLER Mİ? (25)
October 28, 2008

Yabancı dil öğrenimiyle ilgili bir blogta böyle bir konu görmek size farklı gelebilir. Fakat kitap okuma alışkanlığı olmayan ve bir yabancı dili ciddi bir düzeyde öğrenmek isteyen insanlar için bu süreç gerçekten sıkıntılı geçmektedir. İnsan, gerekli olduğuna yürekten inanıyorsa, her yaşta okuma alışkınlığı edinebilir. Yine de elbette en iyisi kitaplarla olan tanışıklığın çocukluk döneminde başlamasıdır. Bu açıdan bu yazımda çocuklar ve okuma alışkanlığı üzerinde durmak istedim.
Çocuklar okumayı sevebilirler, hem de çok sevebilirler. Bir yetişkin sevmese de gerekli olduğuna inanıyorsa okuyabilir. Ama çocuklar, sevdikleri şeyi yaparlar. Onların yapısı bu. Çocuklara okumayı sevdirmek konusunda bazı püf noktaları sizinle paylaşmak isterim.
Çocuklara kitap okumayı sevdirmenin ilk şartı önce bizim okumamızdır. Evde çok kitap dolaşmalıdır. Her yerde kitap olmalıdır. Çocuklara sevdirmek istediğimiz şey her neyse, ona etrafta sık sık rastlamaları gerekir. Bu açıdan kitaplar hayatlarının doğal bir parçası olmalıdır.
Onlara kitap almak için okumayı öğrenmeleri beklememelidir. Çocuk daha çok küçükken bir kitaplığa sahip olmalı ve bunu arkadaşlarına gösterebilmelidir. Kitaplar ödül olarak verilmeli, çocuğa kolayca verilmemelidir. Fakat kitaplar ondan esirgenmemelidir de. Çocuklara alınan ilk kitaplar, renkli ve çekici olmalı, eski olmamalıdır. Birlikte alışverişe çıktığınızda kendinize ve ona kitap almalısınız. Bunu gayet ciddi bir havayla, yeterince zaman ayırarak yapmalısınız. Çocuklar, yaptıklarımızı belki yaparlar, “yapmalarını sadece istediklerimizi” pek yapmazlar. Aslında liderliğin ilkesi de budur. Çocuklar, anne-babalarının, oturup ciddi ciddi kitap okuduklarını ya da hiç değilse karıştırdıklarını sık sık görmeliler.
Başka önemli bir şey de, çocukları bazı konularda meraklandırmak ve sonra da bu merakı kullanarak onları kitaplara yönlendirmektir. Çocuklar aslında doğuştan meraklıdırlar. Sevdikleri ya da ilgilendikleri konularda soru sorarlar. Onlara hemen bir kitap açıp okumalı ve kitaplarda çok bilgi olduğunu göstermelidir. Zaman içinde okumayı öğrenmek konusunda, ehliyet almak kadar istekli olacaklardır. Çünkü kitapların onları nelere ulaştırdıklarını göreceklerdir. Anne-babalarından bilgi almak, her zaman mümkün değilse de, kitapların her zaman el altında olduğunu farkına varacaklardır.
Başka bir yöntem de çocukları kitap okurlarıyla tanıştırmak ve onlarla konuşturmaktır. Anne-babasının önerilerini zamanla kanıksayan çocuklar, başkalarından da okumanın önemli olduğunu duymalıdırlar. Sözgelimi arkadaşlarınızı, berberinizi ya da bakkalınızı tembihleyebilir ve çocuklarınıza kitap okuyup okumadıklarını sormalarını isteyebilirsiniz. Bu çocukları çok etkileyecektir.
Çocuklar elbette oyuncakları severler, ama onlara sık sık hediye kitaplar almalıdır. Bunu bir tür törenle yapmalısınız. Aile bireyleri bir araya gelir. Baba ya da anne küçük bir konuşma yapar, sonra kitap ona alkışlar arasında verilir. Bu bir ödül töreni de olabilir. Çocuklara kitapların önemli olduğu elbette anlatılabilir ama daha çok bunu hissetmeleri sağlanmalıdır diye düşünüyorum.
Bunlar özveri ister. Çocuklarınız sık sık size gelip ona kitap okumanızı isteyeceklerdir. Bu da bazen yorucu olabilir ama düşünce dünyaları ve hayal güçleri geniş, iletişim becerileri sağlıklı çocuklar istemez misiniz?
——————
Schenzen, Çin
——————
www.savassenel.com
———–
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Bir keresinde öğrencilerimden birisini başka sınıfa aldırmam gerekmişti. Öğrencim mükemmelci melankolikti, yani ders sırasında tahtanın sürekli kullanılmasını isteyen, durmadan not alan, ders arasında anlatılan bir fıkrayı v.s bile zaman kaybı gören bir öğrenciydi. Bense neşeli bir öğretmen olarak, sınıfta, sözgelimi, kelime ezberletmek için oyunlar organize etmek v.s. gibi etkinliklerde bulunuyordum. Sadece ona ders veriyor olsaydım elbette onun algısına göre davranmaya çalışırdım. Ama sınıfta başka öğrenciler de vardı. Dersimiz matematik değildi ve İngilizce, sadece formüllerle öğrenilecek bir konu olmaktan da çok uzaktı.
Ama yine de onu rahat hissetmesi için başka bir sınıfa almayı planladım. O sınıfta ders veren öğretmen arkadaşım biraz daha mühendisçe, yani analitik bir tarzda ders anlatıyordu. İdareyle görüştüm ve bunu yaptım. Bir öğretmen arkadaşım, yaptığım şeyin başarısızlık olarak görüleceğini söyledi. Bu bana çok komik gelmişti. Algı sistemleri benimle veya sınıftaki diğer kişilerle uyuşmayan bir öğrenciyi, dersleri daha iyi öğrenebilmesi için başka bir sınıfa almanın başarısızlık olarak görülmesi beni bayağı bir güldürmüştü. Arkadaşıma kendi sınıfına gidip şu soruyu sormasını tavsiye ettim:”Arkadaşlar benim ders anlatma tarzımı herkes benimsiyor mu?” Bakalım ne cevaplar gelecekti. Sözün özü, bu durum, öğretmenin başarısızlığı ya da başarılı olmayışıyla değil başka bir sürü sebeple ilgili olabilirdi.
Ne yazık ki biz zavallı öğretmenler çok ağır bir yük verilmiş durumda. Yirmi – otuz kişilik sınıflarda hatta daha fazla sayıda öğrenciye aynı konuyu anlatmak zorundayız. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Farklı dilleri anlayabilen insanlara, tek bir dille sunum yapmaya benziyor. Bu benzetme size abartılı gelebilir ama şöyle bir durup düşünün, bana hak vereceksiniz.
Sözgelimi görerek daha iyi öğrenen bir öğrenci, dinleyerek daha iyi öğrenen bir öğrenciyle aynı sınıfta ders alıyor. Tümden gelimle öğrenen bir mühendislik öğrencisi tüme varımla öğrenmeye yatkın olan sosyal bilimler öğrencisiyle aynı sınıfta İngilizce öğreniyor. Öğretmen için tam bir sorun. Birisi formüllerden hoşlanıyor, birisi de ilkeleri kendisi bulmaktan. Bu örnekler, daha fazla da uzatılabilir.
Bunun çözümü nedir? Herkes özel ders alamayacağına göre en iyisi öğrencileri ders dışında, konuyu kendi algılarına göre öğrenmek için kullanabilecekleri araçlarla tanıştırmak derim. Ders içinde tam anlayamadığı bir konuyu ders dışında pekiştirebilir ve kimseyle de yarışmak zorunda kalmaz.
Bana iş teklifi getiren dersane ve okullara sorduğum ilk soru, bir kitaplıkları ve öğrenciye sundukları araç ve gereçler olup olmadığıdır. Bunlar yoksa orada çalışmak neredeyse işkenceye dönüşür. Çünkü öğretmen, böylesi bir ortamda yorucu bir çabaya girer ve karşılıklı olarak birbirini kandırma süreci başlar. Dersaneler ve okullar da genellikle masrafları azaltmak için bu tür araç ve gereçlerden kaçınır. Ve delege edilmesi mümkün olmayan bir çok görev öğretmene delege edilir. Koltuklar, tabelalar pırıl pırıl parlarken ve bunlar her sene yenilenirken, kuruma kitaplık, sinema salonu kurulmaz ya da sesli yayınlar, diğer görsel araçlar alınmaz. Öğrencinin dersleri anladığını varsaysak bile ders dışında kendi algısına uygun bir şekilde tekrar yapmadığı için ertesi gün yine aynı şekilde gelir. Halbuki, önemli olan öğrencilerin algısına uygun araçlarla tanışması ve kesintisiz öğrenme sürecine girmesidir.
Bir insan ve eğitimci olarak çok çalışmaktan yorulmam, ama boşa ve anlamsız çalışmak beni tüketir. Hiçbir öğretmen süper değildir. Benim en süper bulduğum öğretmenlerim, bana kitap ya da diğer araçları önerenler olmuştur. Bu bana özgürlük vermiştir. Onlar olmadan da öğrenebilmemi sağlamışlardır.
———–
Hong Kong
———–
www.savassenel.com
———–
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Bana sık sık nasıl ders verdiğimi soran dostlarım, beni bu yazıyı yazmaya mecbur etti. Nasıl İngilizce dersi verdiğimi sizlere anlatmaya çalışacağım. Bu yazıyı bir reklam yazısı olarak değil, eleştiri gözüyle okumanızı öneririm. Burada sizlere ilettiğim ilkeleri hayatımın diğer alanlarında uyguladığımı da söylemeliyim. Umarım burada sizlerin de işine yarayacak bazı ilkeler bulabilirsiniz. Konu bazı gramer konularının nasıl öğretileceği üzerinde değil de genel tavır/ program üzerinde odaklanacak.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, yabancı dili öğreten kişi yoktur, insan bir yabancı dili kendisi öğrenir. Öğretmen, öğrencinin, yolunu açan, problemlerini çözmesi için gereken kaynakları gösteren kişidir. Öğrenciye kullanacağı araçlar konusunda yardımcı olur, bu kaynakları yönetir ve sonuçları ölçer. “Öğretmek” burada mecazi bir kullanımdır diye düşünüyorum. Konuya böyle bakarsanız, benim önerdiğim tarzı daha iyi anlayacağınızı umuyorum.
Benden ders alma talebinde bulunan öğrenci adaylarıyla önce bir masada oturup konuşuruz. İlk konumuz, İngilizce öğrenmek için “gerçek” sebepleri olup olmadığını ortaya çıkarmaktır. Sadece moda olduğu için ya da başkaları istediği için değil, İngilizce öğrenmek için kendisiyle ya da sevdikleriyle ilgili bir ya da birkaç açık sebebi olmalıdır. Sıkıldığı zamanlarda bu sebeplere yapışacaktır. Bunları net bir şekilde bir kağıda yazar ve üzerinde konuşuruz.
Öncelik ana dilimizdedir. Ana dilinde okuma ya da dinleme alışkanlığı olmayan bir insanın, yabancı dil öğreniminde işi zordur. Çünkü bir çok beceri önce ana dilde gelişmektedir. Bu açıdan günlük hayatında Türkçe okumalara da yer vermesini öneririm. Öğrencinin okuma alışkanlığı yoksa önce sevdiği konularda hafif şeyler okumasını tavsiye ederim. Sonra Türk Dili’nin seçkin eserlerini okumasını öneririm. Bu konuda günlük bir hedef koyarız.
Sonra İngilizce öğreniminin bütün eğitim dalları gibi günlük hayata yayılması gerektiğini anlatırım. Öğrenme etkinliğini günlük hayatına yaymak, öğrenciye büyük zaman kazandırır. Günlük programını birlikte inceler ve bir program hazırlarız. Günlük hayatında İngilizce için ne kadar zaman ayırabileceği konusunda “pazarlık” yaparız.
Ardından algı sistemleri üzerinde konuşuruz. Öğrencinin en iyi nasıl/ hangi araçlarla öğrendiğini ya da en çok nasıl öğrenmeyi sevdiğini araştırırız. Bu arada fiziksel ve mekanik koşullar çok önemlidir. Sözgelimi arabasında ya da taşıtlarda çok zaman geçiren birisi ister istemez sesli araçlara ağırlık verecektir. Eğer oturabiliyorsa kitap okuyabilir ya da film seyredebilir. Ama ben taşıtlarda daha çok sesli yayınları öneririm.
İngilizce hikaye kitapları ya da öğrencinin ilgisine göre metinler de programımızın bir parçasıdır. Bu konuda da sayfa sayısı olarak bir hedef belirleriz. Bir dilde okumadan o dili geliştirmek mümkün değildir. Okumakla ilgili hedefimiz listede hemen yerini alır.
Öğrencinin günde kaç dakika/ saat sesli yayınlar dinleyebileceğini de konuşuruz. Arabasında, mutfağında, traş olurken ya da yüz bakımı yaparken, kısaca düşünmesini gerektirmeyen motor etkinliklerle geçen zamanını hesaplarız. Bu zamanın ne kadarında İngilizce sesli yayın dinleyebileceğini belirleriz. Bu da listede yerini alır.
Filmler de ayrıca kullandığımız araçlardır. Öğrencilerime önceleri İngilizce dublajlı, alt yazısı Türkçe filmler öneririm. Sonraları alt yazıyı da İngilizce’ye çevirmesini isterim. Bu şekilde haftada ne kadar film seyredebileceklerini sorarım. Tabi ki DVD formatında filmler olduğu için öğrenciler film üzerinde çalışabilir, ileri geri alarak anlaşılmayan yerleri tekrar inceleyebilirler.
Tabi ki derslerimiz de bir yandan devam eder. Her dersin başında “Hayati İşaretler” yani yukarda belirttiğim alanlardaki hedefler kontrol edilir ve gelen sorular cevaplanır. Öğrencilerime kaynak sağlamak amacıyla sürekli yeni yayınları ve araçları takip eder, bu konuda bütçe ayırırım.
Her öğretmen gibi derste elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım. Ama en büyük hedefim öğrencilerimin “öğrenmeyi öğrenip” benden hemen kurtulmalarıdır!
Onlara yıllarca ders veremem ya!
——————-
www.suskunadam.blogspot.com
——————
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com
ALFABESİ FARKLI DİLLERİ ÖĞRENMEK ZORDUR (MU?) (22)
October 28, 2008

Her konuda olduğu gibi yabancı dil öğreniminde de mitler, doğruluğu sorgulanmayan ön kabuller/ ön yargılar vardır. Örnek vermek gerekirse, alfabesi farklı olan dillerin zor öğrenildiği iddiasını sık sık duyarız. Bazı dillerin kolay, bazı dillerin biraz daha zor öğrenildiğini kabul edebilirim. Fakat bir dili sonradan öğrenmeyi zorlaştıran ya da kolaylaştıran en güçlü etkenin alfabesi olduğu fikrine katılmak içimden gelmiyor.
Sözgelimi İngilizce’nin alfabesi Türk alfabesine benzer gibidir. Ama harflerin sabit ses değerleri olmaması açısından, Türkçe’den farklıdır. Ben, bir İspanyol ve iki İngilizden oluşan bir gruba kısa bir sürede Türkçe okumayı öğretmiştim. Elbette okuduklarını anlamıyorlardı ama okuyabiliyorlardı. İşin sırrı, Türkçe’nin bu konuda düzenli kuralları olmasıydı. Fakat İngilizce’de harflerin sabit ses değeri olmaması, bazı kelimelerin okunuşunu tahmin etmeyi o dili konuşanlar için de zorlaştırır. Sözün özü, alfabesindeki harflerin bizim harflerimize benzemesi işlevsel bir yarar sağlamaz ve İngilizce öğrenmenin, Çince, Japonca ya da Arapça öğrenmekten daha kolay olduğunu kimse iddia edemez.
Özellikle insan zihninin resimleri/ resimlerle daha rahat öğrendiği sık sık gündeme getirilirken ve bunu iddia eden bir çok bilim adamları varken, sözgelimi bir resim-dil olan Çince’yi öğrenmek, insanlar için neden zor olsun? Amerika’da okuma güçlüğü çeken bir grup öğrenci için, İngiliz alfabesindeki harfleri Çin alfabesine benzer şekilde yazmışlar ve çocuklar okumayı daha kolay öğrenmiş. Bunun sebebi, büyük olasılıkla, insan zihninin resme benzeyen harflere daha yakın hissetmesi olsa gerek.
Çince’nin, Japonca’nın ya da Arapça’nın bizim dilimizden farklı olmasının, zor olması anlamına da geldiğini kim iddia edebilir? Diyelim ki bu dilleri yazabilmek zaman alır, peki konuşmak ya da anlamak neden zor olsun, neden mümkün olmasın? Hem İngilizce hem de Japonca öğrenmiş olan ve Türk olan bir dostum bana Türkler için Japonca öğrenmenin İngilizce öğrenmekten daha kolay olduğunu söylemişti. Onun bu iddiası elbette bilimsel bir kanı değil, ama üzerinde düşünmeye değer.
Sözgelimi, Arapça’yla Türk dilinde de aynı biçimde ve aynı anlamda kullanılan bir çok kelime ya da tamlama bulunmaktadır. Yani bir Türk için Arapça öğrenmek o kadar da zor değildir. Harflerini tanımak biraz zaman alır, ama geri kalan süreç başka bir dilden daha zor değildir ya da daha zor olduğunu kanıtlayan herhangi bir bilimsel araştırma bilmiyorum. Ben, çevremde elli yaşından sonra Arapça öğrenen insanlar gördüm. Hindistanlı bir dostum da Hint dilinde yaklaşık beş bin Türkçe kelimenin kullanıldığını söylemişti. Hintçe’nin alfabesi farklı olabilir ama beş bin ortak kelimenin bir avantaj olduğu çok açık değil mi?
Yabancı dil öğreniminde, alfabeye gelene kadar, o dile karşı duyulan duygusal yakınlık, hedeflerin güçlülüğü ya da zayıflığı, kararlı olmak ya da olmamak v.s. gibi o kadar etken var ki, alfabeyi başa almak yanlış olur. İnsanların net hedefleri yoksa, kendi diline en yakın olanları bile öğrenemeyebilir ya da hedefleri gerektiriyorsa ve hedeflerine sıkı sıkıya bağlıysa, insan, zor olduğu kabul edilen bir dili de öğrenebilir. Sözgelimi kültürüne yakınlık duyduğumuz ve alfabesi farklı olan bir dili, kültürüne ısınamadığımız ama daha yalın görünen bir dilden daha kolay öğrenebiliriz.
Dolayısıyla alfabe farkına gelinceye kadar, yabancı dil öğrenimini etkileyen bir çok olumlu ya da olumsuz etken vardır. Bunları göz ardı edip sadece bir dilin “farklı” oluşunu bahane yapmak bana çocukça geliyor. “Farklı” olanın mutlaka anlaşılmaz ve zor olduğunu düşünmek, bana kolaycılık gibi görünüyor.
Ne dersiniz, Çince öğrenmeye var mısınız?
———–
www.suskunadam.blogspot.com
———–
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com
HEDEFLERE DÖNÜŞMEYEN HAYALLER, BÜYÜMEYEN ÇOCUKLAR..(21)
October 28, 2008

Hayallere saygım var, hayal kurmayı da severim. Öğrencilerimi, dostlarımı hayal kurmaya teşvik ederim. Büyük buluşların ya da keşiflerin önce zihinde, hayal dünyasında ortaya çıktığını söylerim. Örnek vermek gerekirse, “internet, size masallardaki “sihirli küreyi” hatırlatmıyor mu” derim. Masallarda büyücülerin ya da perilerin baktığı ve normalde görülmeyecek şeyleri gördükleri sihirli küre, gerçekten de internetin fikir babası sayılmaz mı?
Hayallere saygım olmakla birlikte, onların hedeflere dönüşmediğini görmek de beni üzüyor. Hayallerin, hedeflerin ilk aşamaları olduğunu bilmek gerekiyor. Hedeflere dönüşmeyen hayaller, büyümeyen çocuklara benzer. Onlar mutlu çocuklar değil, sorunlu çocuklardır. Hiç büyümeyen bir çocuğunuz olsun ister misiniz?
Hayallerinin bir kaçını bile hedef haline getirmeyen insanlara “hayalci” deriz. Sadece hayaller bize güven vermez. Sözgelimi çocuğunuzu “Hayal Üniversiteye Hazırlık Kursu” adını taşıyan bir kuruma gönderir miydiniz? Böyle bir isim, sizde ne gibi düşünceler uyandırır? Bütün gün üniversiteye girmeyi hayal eden, ama bunun için çalışmayan bir sürü öğretmen ve öğrenci gelmez mi aklınıza? Ne kadar komik değil mi? Gerçekte çok çalışsalar bile, böyle bu isim o dersaneye nasıl bir imaj kazandırır? Ama “Hedef Üniversiteye Hazırlık Kursu” adını taşıyan bir kurumu sevdiklerinize önereceğinizi düşünürüm.
İnsan, bütün hayallerini hedef haline getiremeyebilir, hedef haline getirdiği şeylerin hepsine ulaşacağını da garanti edemeyiz. Bununla birlikte insan, hedef haline getirmediği şeylere de genellikle hiç ulaşamaz. Bu açıdan, okullarımızda hayaller ve hedefler üzerine dersler konmalı ve bu konuda ciddi bir eğitim verilmelidir diye düşünüyorum.
Hayaller kuran insanların hedefler koymamalarının birkaç sebebi var. Bunlardan birincisi hedef koymak diye bir kavramı bilmezler. İkincisi hedef koymaktan korkarlar. Çünkü hedeflerine ulaşamazlarsa, başarısız olacaklarını/ görüleceklerini düşünürler. Ayrıca hedef koymak, rahatsız edici bir şeydir ve rahatlık bölgenizden çıkmanızı gerektirir. Bu, psikolojik ve hatta fiziksel rahatsızlık anlamına gelir. Özellikle hedefleriniz rahatlık bölgenizin dışındaysa midenizde kasılmalar, günlük hayatta stres v.s. başlar. Çoğu insan bu durumu yaşamak istemez.
Bu açıdan hayallerin hedeflere dönüşmesine karar vermek ve bu kararın sonrasında yaşananlar, eğitim ve odaklanma gerektiren bir süreçtir.
Hedef koymak ne kadar stresli de olsa, uzun yaşamanın sırlarından biri olduğu belirtiliyor. Sabahları yataklarından küçük ya da büyük bir hedefin heyecanıyla kalkan insanların daha uzun yaşadığı söyleniyor. Başka deyişle hedefleriniz olması, size bir parça stres verse de, uzun vadede
kazanç anlamına geliyor.
Yıllardır öğrenmeyi hayal ettiğiniz yabancı dili öğrenmeye başlayın derim.
Çocuklarınızın büyüme zamanı gelmedi mi?
———–
www.suskunadam.blogspot.com
———–
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

